|
Anonim portrelerimizi resmetmeye hevesli bu yazı için, o akşam, o toplantı, geç saatlerde, geç başlamıştı.
Önümüzdeki probleme odaklanalım derken bir sorunun bir başka sorunu taşıdığı, herşeyin içiçe geçtiği andı: “Ne konuşuyoruz, yine dağıldık, ne faydası kaldı bu tartışmanın, en iyisi yarın tekrar toplanalım” denmiş, ajandalarda yer bulunamamış, ertesi akşama, yine geç saatlere sözleşilmişti.
İşkolit ortamların işkolik kahırmanımız masasına döndüğünde elektronik posta kutusunda “acil” kaydıyla bugün gelen, cevabı dünden beklenen, zaman sarhoşu mesajlara göz attı.
İki elin parmaklarını geçiyordu. Ayak parmakları karıncalandı. En çetrefilli bir iki tanesine, sessiz akşam saatlerinin yüzü suyu hürmetine sedasız cevaplar hazırladı, gerisin geriye postaladı.
Posası çıkmış, yorgun düşmüştü. Diğerlerini sabaha bıraktı. Oysa sabaha planladığı, başka önemli işleri vardı. Boynunun altında bir sıcaklık hissetti: Müzmin ve nüktedan boyun fıtığı, nüksettiği masabaşından başını kaldırmaktaydı.
Geride bıraktığı mesaj sarhoşu akşamcılara iyi akşamlar dileyerek bezgin bir halde asansöre yöneldi, boyunduruğunu çıkardı, turnikeye tuttu, geçiş izni aldı, binayı terketti, arabasına bindi, CD çaları açtı, disk dönmeye başlarken eve doğru yöneldi:
When lonely days turn to lonely nights
You take a trip to the city lights
And take the long way home
Take the long way home
Hızla akan günün ardından köprü üzerine çabucak varmıştı. Şehir ışıkları solgun, trafik sakindi. Teselli buldu. Ofiste kaldığı, birkaç parça iş bitirdiği, yolu uzun da olsa ikinci köprüye saptığı için akıllıca davrandığını düşündü, yoksa boğazın akıntılı suları üzerinden bir türlü akamayan trafiğe saplanıp kalacaktı.
Eve vardığında, eve sessizlik hakimdi, ev ahalisi uyumuştu. Öğlen yemeğini, masası başında bir kaç bisküvi ile atlatmıştı, acıktığını farketti, mutfağa daldı. Fırının üzerinde duran tencerenin kapağını açtı: Haşlanmış, bütün bir tavuk karşısında durmaktaydı.
Tavuğun iriliği dikkatini çekti, tavuk mu, hindi mi, bir an karar veremedi. Artık ne yumurta tavuktan, ne de tavuk yumurtadan değil, herşey genetik mühendislerinin elinin altından çıkıyor diye iç geçirdi.
Yesem mi, yemesem mi derken, karın boşluğundan sert bir “yer misin yemez misin” yumruğu geldi. Ülseri canhıraş, kendisi açbiilaç haldeydi: İki makroparça but aldı mikrodalgaya yerleştirdi, iki dakika sonra hindi bozuntusu tavuğa diş geçirdi.
Kalktı, biraz televizyona baktı, sonra ekranın karşısında uyuyakaldı. Kahırmanımız, hazımsız midesiyle; yarı rüya, yarı kabuslara hazırsız yakalanmıştı:
Alnında birikmeye başlayan soğuk ter damlaları kaydıraktan kayarcasına çatık kaşlarının üzerine birbiri ardına hızla damlıyor, önce kaşlarının üzerinde birikiyor, sonra, artık iyice seyrekleşmiş kirpiklerine hiç uğramadan; ince, düz bir çizgi halinde usulca şakaklarına sızıyordu ki ilk rüyasını görmeye başladı: İşkılıklı onlarca insanla birlikte şehrin bütün aktarlarını dolaşıyor; ıhlamur, tarçın, yasemin, fesleğen, ne bulurlarsa avuçlarına alıp, yaşamdan bir tad, bir koku hissetmeye çalışıyorlardı.
Bir dükkandan ötekine koşuşturup, o baharat senin, bu baharat benim kokuştururlarken, ne bir tad, ne bir koku alamayınca, işin tadı kaçıyor, baharatçıları bayat mal satmakla suçlayıp, kavgaya tutuşuyorlardı.
Yaşlıca bir aktar, sonunda dayanamamış, eline bir kızılcık sopası almış, hepsini önüne katmış, “bre işkolikler” diye bağırarak arkalarından kovalıyordu. Kaçmaya çalışırken ayakkabısının burnu, bir başka koliğin duble paçasına takılmış, burun üstü yere yapışmış, sırtına da birkaç darbe almıştı.
Canı fena halde acımaktaydı, yastık boynundan aşağıya kaymış, omzu tutulmuştu. Gördüğü kabusun etkisiyle can havliyle uyandı. Elinin tersiyle terini sildi. Uyku sersemiydi. Bir bardak su içti, pijamalarını çekti, yatağa gitti, yüzükoyun uzandı.
Uykusu yeniden derinleştiğinde: Ellerinde evrak çantaları, aynı grupla tekrar yüzyüze geldi: Telaşe memurları, hizaya girmiş, telaşlı adımlarla tabakhane yönünde yürüyorlardı. Caddeye açılan her bir sokaktan aralarına yeni birileri katılıyordu.
Bir çocuk parkının önüne geldiklerinde hep birlikte durdular, gözgöze geldiler. Önceden anlaşmış gibi, aynı anda itişe kakışa salıncaklara doğru koştular. Aceleleri vardı, biraz sallanıp işe döneceklerdi, lakin arsız çocuklar hiç anlayış göstermiyor, inatla salıncaklarından inmiyor, argın dizlerinin üzerlerine tekmeler savuruyor, yüzlerine tükürükçükler saçıyorlardı. Bu kez salıncakta sallanan çocuklarla kavgaya tutuşmuşlardı:
İşleri güçleri vardı. Güç kullandılar: Çocukları kollarından tutup, zorla salıncaklarından indirdiler, onlar kenarda ağlayadursunlar, neşe içerisinde sallanmaya başlamışlardı ki kahırmanımızın cep telefonunun alarmı çalmaya başladı, gittikçe artan zilin sesiyle uyandı. Sabahı zor yapmıştı.
Bütün gece o rüyadan bu kabusa heyecan yapmış ter damlalarıyla ve altlarından salıncakları çekilmiş çocukların tükürükleriyle dolu biçare yüzünü soğuk suya tuttu, yıkadı.
Ev ahalisi hala uykudaydı. Evin içine hakim olan sessizlik, gittikçe azgınlaşan yalnızlığına gem vuruyordu da elektrikli su ısıtıcıları poşet çaylara bir türlü dem vuramıyordu. Bir yudum aldıktan sonra çayı içmekten vazgeçti. Giyindi, evrak çantasını eline aldı, arabasına yerleşti, kontağı çevirdi, CD çaları açtı, disk kaldığı yerden dönmeye başladığında çoktan köprünün yolunu tutmuştu:
Does it feel that your life’s become a catastrophe?
Oh, it has to be for you to grow, boy.
When you look through the years and see what you could
Have been oh, what might have been,
If you’d had more time.
Az ötede trafik tıkandı. Ön cama eğilip, sabahın köründe bu ne trafiği, edinin körü diye kendi kendisine seslendi: Keşke bire sapsaydım! Zavallı direksiyon her sabah adet olduğu üzere, üzerinde şaplayan iki seri tokatla sendeledi.
Duran trafikte, yol kenarında az ötede, kocaman bir çocuk parkı gözüne ilişti. Parkta, bir önceki günden kalma simit tanelerini süpüren güvercinlerden, tahteravalliye binmiş serçelerden başka kimsecikler yoktu. İn cin top oynamakta, boş salıncaklarda lodos rüzgarları sallanmaktaydı. Nedense park tanıdık geldi, arabadan inip salıncaklara binmek istediyse de bu çocuksu isteğine bir anlam veremedi!
Her gün içinde yaşadığı bu şehir, her gün yol aldığı, şeceresini tuttuğu bu yola ne kadar yabancı, yılların ardında bıraktığı çocukluğuna ne kadar yakındı bu sabah: Her sabah önünden geçtiği bu parkı neden daha önce hiç farkedememişti? O salıncaklarda sanki bütün gece sallanıp durmuştu!
Hava yağmurluydu. Canı erik çekti, bu sabah içindeki ölmemiş çocuğa gebeydi. Sıkışan trafikte arabanın içinde nefesi daralınca bir of çekti karşıki plazalar yıkıldı. Biraz hava almak için yan camı açtı, yıllar sonra, yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu yeniden aldı, içine çekti. Nedir benim bu çektiklerim diye sorarken, bir yağmur damlası geldi kirpiğinin üzerine kondu.
Hayatı, akıp gitmeyen trafiğin içinde akıp giderken, kendini akıp giden şarkıya bıraktı:
So, when the day comes to settle down,
Who’s to blame if you’re not around?
You took the long way home
You took the long way home
“Take the long way home”, Supertramp
Adnan Erdoğmuş
|