|
Küreselleşme, 21. Yüzyılın başında köklü değişiklikleri ifade eden, yaşanılan hayatın her alanında dönüşümü gündeme getirdiğine inanılan bir kavram. Kürselleşme lehinde görüş bildirenler dünyanın ulaşım ve iletişimde yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde küçük bir köye dönüştüğünü, fırsat eşitliğini getirdiğini, farklılıkların azalacağını ifade etmekte, adeta gizli bir elin dünyayı düzene sokacağını iddia etmektedirler. Küreselleşme karşıtları ise farklılıkların derinleşeceğini, özellikle az gelişmiş toplumların yoksulluğa mahkum edileceğini ve büyük çatışmaların gündeme geleceğini ileri sürmektedirler.
Son yıllarda gündemimize giren küreselleşme kavramı üzerinde tartışmalar olsa da kavramın yeni olmadığı, 1680 yılında İtalyan iktisatçı Monatari tarafından kullanıldığı ve piyasalardaki küresel eğilimin o yıllarda tespit edildiği bir gerçektir. Monatari küreselleşmeyi günümüzden 324 yıl önce şöyle tanımlamıştır: “Halklar arasındaki iletişim tüm yer kürede öylesine genişlemiş bulunuyor ki neredeyse tüm dünyada ki insanlar evlerinden çıkmaksızın para sayesinde yeryüzünde üretilen herşeyi bulabilecekler, tüketebileceklerdir. Dünya, mallar panayırının olduğu bir köye dönüştü. Mükemmel bir icat!...” (George,1997,s.20)
Küreselleşme kavramı her alanda yaşanan değişimi ifade etmeye yetiyor mu? Bu soruya evet demek mümkün değildir. Çünkü ulaşım ve iletişimde yaşananları, sermayenin hareketliliğini küreselleşme kavramıyla açıklamak mümkün iken emeğin yerel şartlara mahkum edilmesini aynı kavram ile izah etmek mümkün değildir. Bundan dolayı küreselleşme bir yönüyle gerçek bir yönüyle gerçek dışıdır.
Uluslarüstü Şirketler tarafından başlatılan ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından yürütülen “yukarıdan küreselleşme”ye karşı emeğin “ aşağıdan küreselleşme”yi savunması ve her türden toplumsal hareketle işbirliğine girmesi, aynı zamanda piyasa tarafından dayatılan tek tipleşmeyi redederek farklı kültürlerin varlığı için mücadele vermesi yaşamsal önemdedir. Bu nedenle emeğin ve diğer toplumsal hareketlerin küreselleşmeye karşıt ya da taraftar olmak yerine, küreselleşmenin bir toplumsal dönüşüm süreci olarak karmaşıklığını anlamaya çalışmaları gerekiyor.(Munck,2003;s.19-20)
Bu Düzenin Adı Yeni Dünya Düzensizliğidir
Dünyamızın; global ekonomi, bilgi teknolojisi ve durmak bilmeyen değişimin etkisine girdiği tartışmasız bir gerçek olmasına rağmen, bu değişimin yeni bir düzeni ortaya çıkardığı noktasında ciddi tartışmalar var. Bu tartışmaları dikkate aldığımızda yeni gelişmelerin değişimi başlattığını fakat “düzen” kuramadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan dolayı meydana gelen değişimi “yeni dünya düzensizliği” olarak adlandırmak daha doğru bir yaklaşımdır. Çünkü düzen, belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş olan uyum, nizam, sistemdir. Bu bakış açısıyla gelişmeleri değerlendirdiğimizde, değişimin ortaya çıkardığı şartların ışığında yeni dengeler sağlanmadan “düzen” niteliğinin kazanılmayacağı açıktır.
Düzensizliğin hakim olduğu günümüzde yeni bir düzenin kurulabilmesi için tarafların düzen kurma gücüne sahip olmak üzere örgütlenmesi gerekiyor. Küresel düzeyde sermayenin örgütlenmesinde ve gücünde sorun yaşanmazken, emeğin örgütlenmesinde ciddi sorunlar yaşanmakta ve emeğin örgütlenememesi, 21. yüzyılın başlarında en temel endüstri ilişkileri sorunu olarak görülmektedir.
Kapitalizm Krizde
Tarihsel olarak baktığımızda kapitalizm dönem dönem kriz yaşamış ve bu krizler alınan tedbirler, verilen tavizlerle atlatılmış ve sistem ayakta tutulmuştur. Sosyalizmin başarısızlığı alanen ilan edilirken, kapitalizm kendi içinde evrim yaşayarak şartlara adepte olarak varlığını devam ettirmektedir.
Sanayileşmenin yayıldığı ilk yıllarda kriz yaşayan kapitalizm, o dönemde temel ihtiyaçları karşılayacak asgari düzeyde ücret politikalarını terk etmek zorunda kalmıştır. “Her arz kendi talebini yaratır” ilkesi işlememiş, arz fazlalığı ortaya çıkmış ve sorun karın bir kısmının çalışanlara transferi ile yani işçilerin örgütlü gücüyle yapılan anlaşmalarla çözülmüştür. Hiç kuşkusuz karın bir kısmı çalışanlara transfer edilerek, talep artışı sağlanmıştır.
İkinci kriz 1929 yılında gerçekleşti. Dünyanın yaşadığı en derin ekonomik krizlerden birisi olan bu çöküş yine emeğe yönelik tedbirlerle çözülebilmiştir. O ekonomik buhran Keynes’in “tam istihdam” politikaları ile fordist üretim sisteminin yaygın olarak kullanılması, sendikalarla kurulan diyalog sayesinde aşıldı. 1970 yılına kadar da bu sistem iyi işledi ve hem edüstri hem de sendikalar açısından altın çağ yaşandı. Sendikalar, özellikle II. Dünya savaşından sonra demokrasi rüzgarlarının da kuvvetlenmesiyle önemli problemler yaşamadan 1970’li yıllara kadar güçlenerek varlıklarını sürdürdü.
1970’li yıllardan itibaren Petrol krizi ile başlayan, özellikle teknoloji alanında yaşanan gelişmelerle hızlanan, üretimde esneklik, işsizlik, sermayenin küresel düzeyde örgütlenmesi, devletlerin küçültülmesiyle gündeme gelen değişimler yeni bir krizin habercisi.Neoliberal politikalarla bu kriz atlatılmak isteniyor. Küreselleşme ile birlikte gelir dağılımındaki bozuklukların artması sisteme karşı hareketleri son yıllarda hızla güçlendirmektedir. Bir yandan hükümetlerin uluslar arası finans piyasalarına bağımlılığı artmakta, diğer yandan finans piyasalarının ülkelerin iktisat politikaları üzerindeki etkisi artmakta, geri ödenemeyen borçlar önemli bir sorun olarak piyasaları tehdit etmektedir. Bu yapı neolberal politikalara dayalı olarak; özelleştirme, sendikasızlaştırma ve emeği koruyucu kuralları kaldırma şeklinde uygulanmaktadır.
1.George,Susan,(1977); Küreselleşmeye karşı sosyal devletin yeniden yapılandırılmasında sendikaların toplumsal görevi, Harb-İş Konferansları-2, Ankara
2. Munck, Ronaldo, (2002); Emeğin Yeni Dünyası,Kitap Yayınevi-12,
|